Otobüsün
en arka koltuğundayım,
Nam-ı
diğer addam gibi adam “Errrrrrrrrrrkek” koltuğunda,
-Ay ne
hoş kelime-
Zamanın
anlamsızlaştığı bir saatte, bilmem nereden bilmem nereye giden –pek de önemi
yok şimdi- apış aralarında taşıdıkları malzemeyi göze sokmak Allah’ın
emriymişçesine göstere göstere sevap işleyen Allahsızlarla
dolu bir otobüsün en arka koltuğunda...
Arka
koltuğa meraklıyım, ayakta işemeye çalıştığım günün evvelinden beri... Ki saysak bir sürü
gün doğup batmıştır üzerine. Ve sık sık sidik yarıştırmamam öğütlenmiştir...
Neyse
zamanın anlamı yok, daha çok acı ve öğütten başka.
Meraklısına:
Zamanın
arka koltuğunda
Koku ve
Kırmızı
var, hem de çok...
Ve
yeryüzündeki en tuhaf mekânlardan birinde bulunma hissi yeniden.
Tanıyıp
tanımamak arasında gidip geldiğim.
Ya da
uyduruyor muyum bilmem. Bir mekân...
Ama
kesin bodrum katında saçmasapan bir binanın.
Ne zaman
doğdum bilmiyorum, şahit olmadım.
O kapıdan
nasıl girdim hatırlamıyorum ama 6 yaşımdaydım.
Giriş
kapısının karşısında, dünya tersine dönse -fonda çalıyor olabilir- açılmamaya
yemin etmiş kırmızı perdeler... Böylesine kırmızıyı bir daha görmedim; ne bol
ışıklı tabelalarda ne kapısı açık kalmış ucuz pavyonlarda –not düşerim; et
kokulu ablalar şişko abilere errrrkeklik katıyor oralarda. Göz göze geldik kapı
aralığından geçen hafta-
Çeşit
çeşit koku... Kaç Allahsız geçti o perdelerin önünden bilmem. Hepsininki nev-i
şahsına münhasır... Yoğun, yapışkan ve aciz...
İki kadın
var evde; yüzleri perdeden kırmızı, saçlar aslan yelesi ve taytlar var o dönem;
topuktan geçmeli... Kahkaha da var tabii, eksik etmesin rabbim. İçlerinden biri, orospu çocuğunun annesi.
Adını bilmiyorum, herkes öyle diyor. Bizim çocuklar kızını dövünce, kadın
“orospu” olduğumuzu söylüyor ve ayırt etmeden cinsler arası eşitçe
paylaştırıyor. Orospu ne demek tam bilmiyorum ama annem duyarsa çok kızacağını
seziyorum.
Zamanın
hangi bölgesi bu bilmiyorum, her şey çok ani gelişiyor.
Çocuk
beni unutup dışarı fırlıyor,
Kırmızılı
kadınlar birden çoğalıyor; elleri sigaralı kırmızı kadınlar...
Ben birini
tanıyorum...
Bu
kadınlar nefes alıyor; geceleri mi gündüzleri mi bilmem, günaşırı belki, belki
ayda bir.
Kahkahalar
odada yoğunlaşıyor, genleşip büzüşüyor, katılaşıp yere düşüyor.
Kadınlar
kahkahasız kalıp yok oluyor; dudakları tütüyor ilk ve en son apış araları.
Kadınlar
yok oluyor...
Kadınlar
yok.
Kadınlar
hiç olmadı...
Bense benim
olmayan kadınları çalıyorum eski bir çocuktan.
Eski bir
çocuk bu, adının karşılığı her dilde malum.
Çaldığımı
annem duysa çok kızar, biliyorum.
Hâlâ hiç
olmamış-ım gibi susuyorum...